O Anki Var Olmayan Kareler: Sabrın Aynasıyla Gelen Yanılgılar
Gözlerimi kapattığımda bile, o karelerin ağırlığı üzerimde oluyor. Tıpkı iyi bir restorasyon projesinin, yüzeydeki sıvaların altında yatan katmanların yükünü taşımak gibi. Fotoğraf, benim için hep bir bekleyiştir; doğru ışığın, ruh halinin ve şehrin nefesinin mükemmeliyette buluşmasını beklemek. Ve bu beklenti, bazen en büyük yanılgım oluyor.
Bu serideki önceki denemelerimde, rastlantıyı yönetmeye ya da onunla dans etmeye çalışmıştım. Verinin akışına, kaosun matematiksel ritmine odaklanmıştım belki de. Sanki her anın bir sonraki kareyi belirleyen net bir neden-sonuç ilişkisi vardır ya da bilinçli bir filtreyle yakalanabilirmiş gibi. Oysa bazen, en güzel olan şeyin kontrol edilemez olduğunu görmezden gelmek oluyor.
Geçenlerde, İstanbul’un sisli bir sabahında dolaşıyordum. Tarihi bir avludaydık; nem, eski taşın gözeneklerine işlemişti ve ışık, oysa sadece gri bir örtü gibi çökmüştü. Amacım netti: Bu kasveti, bu şehrin melankolisini yakalamak. Deklanşöre bastığım kareler ise; birbiriyle uyumsuz, odak kaymış, ışıkla boğulmuştu. Bunlar benim için "başarısız" karelerdi. Bir sonraki mükemmel, beklenen anın gelmesi gerekiyordu.
İşte benim hatam tam da buradaydı: Mükemmeliyeti bir hedef olarak görmek.
Ben, bu karelerin her birinin, sanki bütün o geçmişteki tüm gözlemlerimin ve mimari bilgimin bir sonucuymuş gibi olması gerektiğine inanıyordum. Sanki o sisin rengini, şehrin ritmini bilmeliydim. Fakat bazen kamera sadece bir kayda geçidin aracı oluyor; o anın kendisiyle yüzleşmekten alıkoyan bir yargıç değil.
Bu "başarısız" karelere geri döndüğümde, onlara bakış açımı değiştirmek zorunda kaldım. Onlar, kusursuz bir portre değil; aksine, sabırsızlığın yarattığı gerginliğin fiziksel kaydı. O anki aceleciliğimin, o "almalıyım" baskımın izlerini taşıyorlardı. Sisli bir günün, mükemmeliyetçilikle değil de, o belirsizlikle kabul edilmesi gerektiğini fark ettim.
Sayısallaştırılamayan Anlıklar
Bu durum, benim gibi bir gözlemci için hem bir rahatlama hem de yeni bir zorluk. Çünkü mimari restorasyon, her şeyin bir sistemi olduğu inancıyla başlar; katmanlar, yükler, dayanıklılık hesapları vardır. Oysa fotoğrafın bazı anları, tamamen sistemin dışındadır. Onlar birer duygusal kesit.
Bu kareler, bana teknik bilgisinin ötesine geçmeyi öğretti. Bir yapının sadece taşıyıcı sistemleriyle değil, bulunduğu hava durumuyla, o anki varoluşsal ağırlığıyla da yaşamasını gibi.
Sanırım en doğru kare, benim beklediğim mükemmeliyetin değil; olduğu gibi kabul ettiğim o kaotik, gri anın yankısıdır. Ve ben, bu kareler üzerinden kendi sabırsızlığımın en tanıdık düşmanını görüyorum. Ve bu, belki de bir sonraki bilinçli çabamın başlangıcıdır. Belki de bazen doğru olan, sadece bırakmaktır.